Sanat
-

Bu dizeler, artık aramızda olmayan bir gencin ardından yazıldı. Karanlığın bilinmezliğini aydınlığın çetinliğine tercih eden, başını alıp giden ve gitmek isteyen tüm gençlere ithafen… Gitmeyin Çocuklar Öyle başınızı alıp gitmeyin çocuklarHayat zor biliyorum, yaşamak zor işÖrtemez metrelerce kar, Bu dilsiz dünyanın kiriniAma siz Öyle başınızı alıp gitmeyin çocuklarHer bedene ağır gelir taşıdığı yürekHerkes günün birinde
-

Ağzımda çiğ kan kokusu Yüzüm gözüm yağmur Yazmışım, çizmişim gelişine Gidişler biriktirmişim Güneşi yakalamaya çalışan gece, O en içten şiirde eksik heceymişim Benmişim, senmişim, sevmişim. Göğsümde sessiz bir boşluk İçim dışım huzur, huzursuzluk Karmışım yaz sıcağında Bir varmış, bir yokmuşum Yalancı masallarda mutlu sonmuşum. Develer berber, pireler tellalmış, İnanmışım, insanmışım. Asrın orta yerine
-

Tanrı’yla alıp veremediği bir şey olmalıydı. Bunu düşünmeye başladığı günden beri kutsal kitaplara bakamıyordu. Cennet tasvirleri ona huzur vermiyor, aksine bir tür umutsuzluk duygusu yaratıyordu içinde. Çünkü o, bambaşka hazlara tutunmuştu; kanla, sessizlikle, terk edilmişlikle yoğrulmuş hazlara. Başkaları için bir nimet olan şeyler, onun için yalnızca bir hatırlatma işlevi görüyordu: O nimetlerin hiçbirine layık görülmemişti.
-

Üç nokta değil, nokta. Ünlemlere kırgın değilim. Virgüllerse görevini yapıyor. Ve bu bir noktalama. Cümle açık seçik ortada. Ya ben bu cümlenin nesiyim? Ateşim, külüm, hüznün cümlesiyim. Öznesi sen değil, kimse değil. Öznesi ben, öznesi nokta. Yüklemi yarım, tümleci devrik. Cümlesine nokta: . Bu gece Cümle içinde noktayım Yerim yurdum yok, biraz sonundayım. Şiirler harcadım
-

Gözlerim usul usul kapanırken göz kapaklarım direniyordu. Uyku ile uyanıklık arasında bir yerlerdeyim. Kulağıma cıvıldaşan serçelerin sesi doluyordu. Bir kumru eşine sesleniyordu. Kim bilir ne diyordu? Uyku mahmuru gözlerimi perdesi açık pencereye çevirdim. Gökyüzü masmavi, bulutlar her zamanki yerinde bir tabloyu tamamlar gibiler. Hafif bir esinti ağaçların dallarıyla oyun peşinde sanki onları gıdıklar gibi. Zihnim
-

Kaç saat olmuştu? Ya da kaç gün oldu mu demeliydim? Ne deniyordu bu düştüğüm duruma? Sanırım iyi değildim. Herkeste bunu söylüyordu zaten. Ama hayır! İyi olmalıydım. Öyleyse neden düşüncelerime hakim olamıyordum? Arada durup gelen o kız neden her geldiğinde “iyi misin anne?”diyordu bana. Annesi miydim onun? Bilmiyorum, tek bildiğim çok sıcak hissetmemdi. Ben yine böyle kendi kendime konuşurken kapı
-

Çayınızı kahvenizi kapın gelin biraz sohbet edelim. İçimizi dökelim, edebi bir üslupla sövüp sayalım travmalarımıza. Küfür değil, sadece birkaç kelime ağır konuşalım diyorum. Hiç iç sesinizin sesini kısmak için müziğin sesini açtığınız oldu mu? Bu büyük bir çaresizlik. Yaşadığımdan biliyorum. Bazen müziğin ritminin iyileştirici kollarına bırakırız kendimizi. Çareyi müzikte ararız. Bazen daha çok kanatsa da
-

Bugün biraz yaşamayı isterdim aslında. Bir Nisan sabahı, ıslanmış toprak kokusu burnumda ve kulağımda kâğıt sesleri. Sonunu düşünmeden, sonumu düşünerek. Belki bir bardak çay içebilirim. Şöyle ince belli, tavşan kanı… Hiç sonunu içemem çayın da. Tortusu midemi bulandırır. Tortu olmasa da olma ihtimali midemi bulandırır. Bugün biraz içebilirim. Kafama ihtiyacım yok. Sahi ne işe yarar

