Tanrı’yla alıp veremediği bir şey olmalıydı. Bunu düşünmeye başladığı günden beri kutsal kitaplara bakamıyordu. Cennet tasvirleri ona huzur vermiyor, aksine bir tür umutsuzluk duygusu yaratıyordu içinde. Çünkü o, bambaşka hazlara tutunmuştu; kanla, sessizlikle, terk edilmişlikle yoğrulmuş hazlara. Başkaları için bir nimet olan şeyler, onun için yalnızca bir hatırlatma işlevi görüyordu: O nimetlerin hiçbirine layık görülmemişti.
Hayat, onun için bir işkence sandalyesiydi. Bir anlığına bile gevşeyemezdi. Bedeni sakinleştiğinde, hemen yeni bir acı yüklenirdi omuzlarına. Titremeye başlardı. Damarlarında dolaşan kan değil, binlerce küçük iğne olurdu artık. Her hücresi ayrı bir çığlık atar, ama hiçbiri dışarı çıkamazdı. Parmaklarından çivilenmişti sanki; tırnakları sökülmüş, kan sızmıştı. Ama hayır, acıyı hissetmiyordu. Çünkü o artık acıydı.
Bir kadının silueti belirdi sonra. Yüzü belirsizdi ama dudakları kıpkırmızıydı. O kırmızı dudaklar, göz kapaklarına usulca bir öpücük kondurdu. Soğuk ve keskin bir dokunuştu bu. Gözlerini kapadı. Sonra kendine dışarıdan bakmaya başladı. Yattığı yatağı, kırışmış çarşafları, boş göz çukurlarını izledi. Kalbi atmıyordu. Nefes almıyordu. Omuzlarındaki yük gitmişti, evet… ama o da gitmişti.
Artık tüy kadar hafifti. Ama bu hafiflik, özgürlük değildi. Bir yoksunluktu. Bir boşluktu. Tam bu sırada acı geri döndü. Ama bu kez başka bir formda: tanıdık, sakin, sanki ev gibi… Saten bir gecelik giymişçesine huzurlu, yatakta temiz çarşaflara uzanmışçasına sıcak bir his bıraktı teninde. O an anladı ki, acı onun yuvasıydı. Güvende hissettiği tek yerdi.
Artık yoktu. Onunla anlam kazanan her şey kaybolmuştu; hazlar, serin rüzgarlar, güneş, romantik yağmurlar…
Merhaba!
Bu öykü tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir yaşanmışlığa dayanmamaktadır. Açıkçası Netflix’te bir film izledim ve yazıverdim:)
“Mafya Anası” filmin adı. Kan, kopmuş parmaklar ve uzuvlar görmeyi sevmiyorsanız izlemeyin.

Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.