Silah

Bir yazarın silahı yazmaktır. Sustuklarımızın üstüne eğiliriz, kelimeleri cümle cümle keser, kendi içimize dikiliriz. Bu kez devrik değil cümlelerim, daha çok kırık. Harfleri yamalı, anlamı eksik… Bazılarını yazarken elim titredi, bazılarını yazamadım bile. Çünkü insan, bazı acıları yazdığında bile azap duyuyor.

Aynı gökyüzünü soluyoruz, ama sanki birbirimizin havasını çalıyoruz. Soluksuz bırakıyoruz birbirimizi. Alıp veremediğimiz ne, bilmiyorum. Hangi sessizlik böyle yankılandı aramıza da, artık bakışlarımız bile başka lisanlarda susuyor?

Yıllar önce, bir yazımda “bazen savaş gerekir” demiştim. Arkasındayım. Fakat eksik bir cümleydi o. Savaş öldürmediğinde, çocukların çocukluğunu çalmadığında akıllıcadır. Bu da ancak düşünceyle ve mantıkla olur. Şimdilerde savaş dediğin; yalnızca toprakları değil, insanı, vicdanı da parçalıyor. Ben barışı savunurken bile, dilimin ucuna dikenler yerleşmiş meğer. Şimdi anlıyorum: bazen kelimeler bile suç ortağı olur kötülüğe, niyet masum olsa da.

Bugün, o cümleyi geri alıyorum. Yerine şunu bırakıyorum:

“Bazen savaş, barış için verilmelidir; her canlının bir kalp taşıdığını unutmadan.”

Biriktirdiğim bu kırık cümleler, savaşın izini taşıyan çocukların gözlerinden döküldü. Bir annenin çaresizliğinden, bir yaşlının elinden düşen gazeteden, bir okul defterinin arasına gizlenmiş korkulardan topladım hepsini. Her biri bir başka hayatın enkazıydı.

Ben yazdım. Çünkü yazmak, susmanın ağır yükünü biraz olsun hafifletiyor. Çünkü kalem, bazen gözyaşının gölgesinde yürür ve bir yazar, yazmazsa dağılır. Parçaları da kimseye ait olmaz artık.

Bu yazı, bir sitem değil. Bu bir hatırlama. Belki de hatırlatmadır. Birbirimizi unuttuğumuz yerde başlayan suskunluklara karşı yazılmış bir çırpınış. Çünkü bir yazarın silahı yazmaktır. Ve bazen en sessiz cümle, en çok kanayan yarayı sarar.