Yaşatmak

Yerini yadırgıyordu. Yüzün tam ortasında, kaçınılmaz bir varlık gibi duruyordu. Oysa orada olmayı ne istemişti ne de seçmişti. Konulmuştu işte. Bir görevle, bir zorunlulukla. Yaşamak ona düşmüyordu belki, ama yaşatmak…

Fazlaydı. Eğretiydi. Biçimsiz bir çıkıntıydı. İnsanlar her gün yirmi bin kez ona muhtaçtı, yılda yedi milyon kez… Ama kimse farkında bile değildi. Nefeslerini borç alır, bir teşekkür bile etmezlerdi.

O ise biriktirirdi. Soluk soluk mutsuzlukları, spazmları, kötü anıları saklardı içinde. Daralmış göğüslerden fışkıran öfkeleri, titrek nefesleri, yarım kalmış çığlıkları toplardı. Zamanla ağırlaştı, çöktü, eğildi. Bazen aşağılanır, bazen yok sayılırdı. Ama alışmak, görünmez olmanın en kibar haliydi. Taş dolu ayakkabılarla yürümeyi öğrendi.

Son zamanlarda kokularla başı dertteydi. Ne menem şeydi şu yaşamak! Koku bir lanetse eğer, en ağır yükünü o taşıyordu. Çürüyen anılar, rutubetli hatıralar, zamana yenilmiş duygular… Kaçamazdı. Tutsa nefesini olmaz, alsa olmaz. Hep o duyacaktı.

Gören duymayacak, duyan hissetmeyecek, hisseden tatmayacaktı. Ama o, hepsine katlanacaktı.

Geceleri uykusu parça parça dökülürdü karanlığa. Horultuların arasında, dikenli çarşaflara sarınarak beklerdi sabahı. Ve her defasında aynı düşme hissiyle sıçrardı yerinden. Düşse ya gerçekten? Yerinden kopsa? Toprağa karışsa?

Onsuz insan biraz daha çirkin görünürdü belki, tıpkı bir domuz gibi… Ama belki de daha dürüst olurdu aynalarda.

Ve ne zaman biri ukalalık etse, ne zaman biri kibrini saklayamasa, suç hep ona yüklenirdi.

“Burnu büyük!”

“Burnu bir karış havada!”

Yahu, onun suçu neydi ki? Kibir onun içinde değildi. İnsan kibirliydi, insan acımasızdı. O yalnızca nefes almayı sağlıyordu, kalp kadar kıymet görmese de.

Yerini yadırgıyordu artık. Keşke biraz daha derinlerde olsaydı. Gözlerden uzakta. Kırılmadan. Olduğu gibi…